Akın Rota: Dövizden dolma olur mu? – 2022

Merhaba,

Kimler döviz kredisi alabilir?

Girişimcilik dönemimde projelerimiz kaynaklarımızın ötesinde olduğundan sürekli bir finansman arayışı içindeydim. TL’nin değerli olduğu, dolar kurunun biri türlü artmadığı günlerdi. Döviz cinsinden borçlanırsak sadece $ faizini ödeyip kur farkı zararı yazmadan çok ucuza kaynak bulmuş olacaktık. Bu düşünce ve hevesle bankamıza döviz kredisi için başvurduk. Ve ret edildik, sebebi krediyi ödeyebilecek yeterince döviz kazancımız olmadığı şeklindeydi. Ne kadar “zaten herkes böyle yapıyor bizim başımız kel mi?” türünden itirazlarda bulunduysak ta çalıştığımız tüm bankalardan aynı cevabı almıştık. Mesaj açıktı: “Döviz borçlanıyorsan döviz olarak ödeme gücün olması lazım”. Doğru lafa ne denirdi ki? Aynı gerekçe ile Türkiye’de yaşayanların doğal olarak döviz değil TL kazandığı bir ortamda devlet de vatandaşlarının dövizin belirsizliğinden etkilenmemeleri için, haklı olarak ve tam zamanında, 2013 yılında onlara dövizle borçlanma yasağı getirmişti.

Vatandaşını bu kadar düşünen bir devlet neden kendisi dövizle borçlanıyordu o zaman? Hiçbir devlet yabancı para kazanamaz. Devletin gelirleri, ağırlıklı olarak vergiler olup, mecburen kendi yerel parasındandır. Aksi olsaydı zaten yerel para diye bir şey olmazdı. Para diye nitelendirilebilmek için mutlaka devlete olan vergilerin onunla ödenebilmesi gerekir, yoksa başka bir şeydir.

O halde hiçbir döviz geliri olmayan devletler neden döviz ile borçlanır?

Geri ödeme konusunda bu kadar hassas olan yatırımcılar ve bankalar hiçbir döviz geliri olmayan devletlere neden koşa koşa kredi açarlar?

İkinci soruya şöyle bir karşılık verilebilir: Zora düştüğünde devlet ülkedeki tüm dövizlere bir şekilde el koyup ödemeleri yapabilir. Pratikte bunun olmayacağını herkes bilmekle beraber yine de teoride rahatlatabilir. Bunun en yakın örneği 2008 krizi sonrasında Kıbrıs Rum Yönetiminin birtakım Rus mevduatlarına el koymasıydı. Tabii el koyulan ne kendi, ne de kreditörlerin vatandaşları, ne de Putin’in dostları olmayınca bunu uygulamaya koymak nispeten kolay olmuştu.

İlk sorumuza dönersek yapısal olarak cari açık veren bir ülkenin bu dövizi bulmasının 2 yolu vardır: Ya ödemek için kendi parasınının karşılığında döviz alıp ödeyecek, yani döviz satın alacak, ya da satın aldığı mal/hizmetin parasını ödemek için döviz olarak borçlanacak.

Döviz alım satımı iki taraflı bir işlemdir ve en nihayetinde yurtdışında elinde dövizi bulunan bir taraf ile elinde yerel parası bulunan bir taraf arasında geçer. Kısaca biz her döviz aldığımızda karşımızda TL varlıklara yatırım yapma heveslisi biri vardır. Eğer TL varlık hevesi en az bizim döviz alma hevesimiz kadar ise mevcut kurlardan değiş tokuş yapılır. TL varlık hevesi daha az ise TL varlıklar yeterince getiri sağlayana kadar ucuzlamaları gerekir, bunun için TL’nin değeri düşer. Sürekli cari açık verilmesi genelde TL’nin değerinin sürekli düşmesi anlamına gelir.

TL’nin değerinin sürekli düşmesi ülkeyi daha rekabetçi hale getirip eninde sonunda cari açık vermeyecek bir duruma getirebilir. Ama değişen teknolojilerle, Keynes’in meşhur “uzun vadede hepimiz öleceğiz” sözü gibi, bu süreç sürekli fakirleşerek iyice uzayıp gidebilir. Üstelik kur arttıkça ithal malların pahalılığından enflasyon baskısı da artacak. Kısacası TL’nin değerinin sürekli düşmesi kısa vadede acı veren, uzun vadede, ancak teknolojik bir atılım yapabilirseniz, fayda sağlayabilecek bir yol gözükmekte.

Biberin lezzetlisi…

Döviz kurlarında baskı oluşturmadan ithalat yapılabilmesi için çare yurtdışından borç bulmaktır. Anlaşılacağı üzere finansman burada bir amortisör rolü oynamaktadır: Döviz arz ve talebinin iniş çıkışlarının etkisini yumuşatmak ve döviz kurlarının yumuşak bir seyir izlemesini sağlamak. Bu finansman hem şirketler, hem bankalar, hem devlet düzeyinde olur. En bilinen yöntemleri şirketlerde ticari borç veya kredi, bankalarda sendikasyon, devletlerde ise Eurobond ihracı yöntemleridir.

Tabii borçlanılan dövizin ithalat için kullanılması finansal anlamda bir açık pozisyon yaratmaktadır. Bu aşamada bankaların açık döviz pozisyonlarının devlet tarafından, şirketlerin açık pozisyonlarının ise bankalar tarafından kısıtlandığını hatırlarsak geriye bir tek devletin açık pozisyon taşıma konusunda rakipsiz kaldığını görebiliriz.

Mutlaka devletin açık pozisyon taşımasının iyi niyetli gerekçeleri vardır. Bunlar arasında en önemlisi ancak uzun vadede döviz kapasitesi yaratacak yatırımların özel sektör tarafından üstlenilmesindeki isteksizlik hatta imkansızlık olur. Stratejik, güvenlik amaçlı, eğitim sağlık vb. gibi yatırımlar sayılabilir. Tabii eğitimde olduğu gibi bunların hepsi de döviz ile yapılacak yatırımlar değildir.

Ne yazık ki günümüzdeki uygulamalar yukarıdaki düşüncenin çok idealist kaldığını göstermektedir. Döviz ile borçlanmanın en önemli etkisi yerel para arzını artırmamasıdır. Hazine bir yatırım/harcamayı TL ile yaptığında eninde sonunda kendi parasının miktarını artırır. Ama döviz olarak borçlanıp bu harcama/yatırımları yapınca başkasının bastığı paranın arzının artmasına neden olur. Bu da enflasyonu kontrol etmenin bir yolu olmaktadır. Türkiye’nin 2003-2016 yılları arasında enflasyonu biraz baskılayabilmesinde yüksek döviz girişi başlıca rol oynamıştı. (bkz. Bu konudaki Türk ekonomisinin Barometresi adlı yazım).

…Çıkarken acı verir

Enflasyon yaratmadan harcama yapabilmek her politikacının şehvetle sarıldığı bir yöntemdir, nitekim sadece Türkiye değil tüm gelişmekte olan ülkeler bunun büyüsüne kapılmışlar ve kapılmaktadırlar. Dövizin gelmesiyle bir bolluk dönemi başlar, gittikçe sefahat dönemine evrilir. Bu durum borç verenlerin geri ödeme konusunda tedirgin olmaya başlamalarına kadar sürer ve şemsiye birden ters çevrilmeye başlar. Sonra ismi ödemeler, kur, finansal, lale vs. olan bir sürü kriz çıkar.

Bu döngüye girmemiş gelişmekte olan bir ülke bulmak bayağı zordur. Meksika, Latin Amerika, Uzak doğu, Rusya ve tabii ki Türkiye krizleri yakın zamanlarda çoğu kişinin bildikleridir. Ekonomi tarihine bakıldığında daha niceleri de bulunmaktadır. Hepsinin ortak özelliği güzel bir büyüme hikayesi ile yatırımcıların ilgisine mazhar olmaları, hikayenin çekiciliğini yitirmeye başlaması ile beraber giren dövizlerin kaçmaya başlamasıdır.

Dolmalık biber var mı?

Bu krizlerden kaçınmanın en basit yolu çıktığında krize yol açacak kadar yüksek döviz girişini sınırlamaktır, kısaca sermaye kontrolüdür. Genelde sermaye kontrolü döviz çıkışını engelleme olarak anlaşılır ama girmeyen dövizin çıkmayacağını düşünürsek sermayenin girişinin kontrolü belki daha önemlidir. Yazı başlığıyla daha uyumlu açıklamak gerekirse “çıkarken acıyorsa baştan acı biber yeme”

İhtiyacı kadar dövizin gelmesine izin vermek, fazlanın sınırlandırılması, kısıtlanması, vergilendirilmesi vb. teorik olarak güzel gözükse de uygulaması bir o kadar zordur. İlk soru ne kadar döviz fazladır? Buna kim nasıl karar verecek? Bu soruların akla gelen cevabı bellidir: Devlet. Buda siyaseten iktidardaki hükümet ve onun uygulayıcısı bürokrasidir. Her kısıtlama, tayınlama, vergileme vb. işin içine girdiğinde bürokrasi gelişir, güç kazanır. Demokrasiden sapacakların da yapacakları ilk iş kendilerine sadık bir bürokrasiyi geliştirmek ve beslemektir. Sermaye kontrolünde partizan tercih ve kayırmaların olmayacağı, yeni bir Politbüro sınıfı yaratılmayacağı konusunda gönlümüz ve aklımız ferah olacak mı? Muhalif bir belediyenin metro finansmanının engellenmesi buna örnek verilebilir. Sanırım herkesin bu listeyi uzatabilecek örnekleri aklına geliyordur. Şimdiye kadar oluşan enflasyon, gelir dağılımı bozukluklarının sorumlusu olan devlet aygıtının bu süreci de hakkaniyet ve liyakatle yöneteceğine inanmak yürek ister.

Toplumun genel iyiliği için böyle küçük aksaklık ve sızıntılara göz yumulabilir denebilir. Unutmayalım ki sermaye kısıtlaması bir refah kısıtlamasıdır, en azından “gereğinden fazla” refahın kısıtlanması anlamına gelmektedir. Gelecek dönemi veya nesli muhtemel bir krizden korumak için şimdiden “biraz” fedakarlık yapılması demektir. Sürekli “Şimdi ben yerim, ileride torunum öder” mantığı ile hareket eden insanoğlu bu özveriye razı gelir mi? Hangi kesimlerin daha fazla özveride bulunacağına yine kim karar verecek? Toplumda bu konuda bir baskı, uzlaşı olmadıktan sonra, özellikle demokrasilerde, böyle bir adım atabilecek siyasi çıkar mı?

Hesabı masada son kalana yüklemek

Gözüken o ki bu açmazlar her zaman kullanılan formül ile geçilecek: Gelebildiği kadar döviz gelsin, tadını çıkartalım, bu arada aramızda gizli kalmış bolca ekonomi/finans dehaları da ortaya çıksın. Dövizin çıkması durumunda, enflasyon gibi, manevra kabiliyeti olmayanlara da bedelini ödetelim.


Umuyoruz ilginizi çeken, güzel bir içerik sunabilmişizdir.

Yorum yapın